18 Şubat 2012 Cumartesi

motherhood

Analık yavrunu kendinden bile çok sevmekmiş. Bunu ana olduğumda anlamıştım ama yetmemiş herhalde - ki bir annenin ölümün kenarında dururken yüreğindeki tek derdi anlattığı yazısını okudum bir sabah. İşin tuhaf yanı o yazıyı okumadan iki üç gece önce rüyamda kanser olduğumu görmüştüm, doktor bana az zamanın kaldı dediğinde aklımdan geçen tek şey oğlum oldu. Ona kim bakar, daha anne sütü alıyor mama içer mi, kim yaptırır her gece banyosunu, benim kokumu almadan nasıl uyur soruları peşpeşe aklımdan geçti rüyamda. Ona kimse benim gibi bakamazdı, kimse sevemezdi annesi gibi, biliyordum ve rüyamda ölürken düşündüğüm tek şey genç yaşımda göçüp gitmek değil oğlumun bensiz ne yapacağıydı. Sabah kalktığımda kocama kabusumu anlatırken gözlerimden yaşlar süzülüyordu, beni teselli etti, ama kabusun etkisi tüm gün üzerimdeydi. Aklıma geldikçe oğlumu kucağıma alıp kokladım, o güzel ensesini öptüm durdum..Sonra bir sabah nurturia'da bir link gördüm, sonra başladım linkteki yazıyı okumaya. Bir anne lösemiden ölüyordu ve tek düşündüğü 3 yaşındaki oğluydu. O an kabusumun birinin kabusu hatta gerçeği olduğunu gördüğüm o an yüreğimden bir şey koptu. Yazıyı okuyan tüm anneler gibi..Yüreği paralanmış o bütün anneler o gece uykusuz kaldı, akılları 'o anne'deydi çünkü. Sabah oldu, bir şeyler yapmalıyım dedi hepsi içinden eminim, çünkü ben öyle dedim..Sonra bir baktım anneler bir olmuş 'o anne'yi kurtarmak için uğraşmaya başlamış. Ben de onlardan biriydim işte. İnternetin gücünü arkasına alan anneler bir anda 'o anne'nin halini tüm ülkeye duyurdu, 'o anne'nin ihtiyacı olan zaten çok şey değildi, ilik donörü olmak için verilecek bir tüp kandan ibaretti tüm istediği. Yavaş yavaş başlandı kanlar verilmeye, 'o anne' ve onun gibi birçokları için birer tüp kan. İnanıyorum benim kabusumdan uyandığım gibi 'o anne' yani Gamze de uyanacak kabusundan. Okuyan herkesten onun adına ricam ilik donörü olmak için verecekleri bir tüp kan, böylece belki o kan sayesinde oğluyla bir ömür hediye edecekler ona, belki bir başkasına, lösemili bir çocuğa ya da babaya..


fotoğraf: Gamze ve Atakan, hep böyle birlikte, hep böyle mutlu olmaları için bir tüp kan

3 Şubat 2012 Cuma

zen

zihninin içinde doğana ait ne varsa o sen/zendir.

30 Ocak 2012 Pazartesi

Bu ülkede doktor olmak dünyanın en beter şeyi..Hasta yükünün çok olması, başka ülkelere kıyasla yaptığınız iş için çok az para almak, nöbet ertesi izin hakkınızı kullanamayıp 36 saat aralıksız çalışmak falan zor evet ama benim için doktorluğu zor yapan şey hastaların doktorlar hakkındaki düşüncelerini orda burda okuyup durmak..Her okuduğumda ulan nerden doktor oldum demekten alamıyorum kendimi..Ekşisözlük ve nurturia'da doktorlarla ilgili bir çok şey okuyorum her gün..ekşisözlük doktorların aldığı paraya takılmış durumda, ayda 15 milyar kazanıyorlarmış yok 20 milyar kazanıyorlarmış. Doktorların geneli ayda 4-5 milyar kazanır, evet türkiye standartlarına göre iyi ama bu kadar çok çalışan, aynı zamanda bu kadar risk alan bir meslek grubu yok..Bankacılar çok çalışır ama insan hayatı değildir ellerine teslim edilen, itfaiyeciler risk alır ama ayda belki 2 kez..
Buraya gelene kadar çektiklerimi saymıyorum bile, elalem üniversite şenliklerine gider sen çocuk servisinde nöbet tutarsın, bebeklerin öldüğünü görürsün, oysa yaşın daha 22-23, bu kadar ölüm görmek için çok gençsin yani.. Deli gibi zor sınavlar, sözlüler, kadavralar, patolojiler biter okul. Ne oldun, muhterem halkımızın adamdan saymadığı pratisyen..Hadi dersin uzman olayım, TUS denilen bir sınava girersin. Tababetle ilgili tüm bilgileri sınayan tek sınav. Ve bilirsin ki üst sınıflardan 6-7 kere girenler olur bu sınava, zordur kazanmak. Hadi diyelim kazandın uzman oldun. Asistanlık diye bir şey yaşarsın ki ücreti çalışmasına göre öyle azdır ki kölelik demeye ramak kalır..Nöbet üstüne nöbet, ertesinde izin mizin yok, hoca azarlar, uzman azarlar, hastalar deneyimsizsin diye beğenmez..E peki nasıl öğrenecek o asistan bir işi yapmadan demez kimse, sanki uzman doktor gökten zembille iniyor..Hadi verdin sınavları falan uzman oldun diyelim. Devlet diplomana el koyar, der ki 'benim istediğim yere benim istediğim süre gitmezsen hekimlik diplomanı alamazsın'. Ya ben belki özelde çalışacağım dersin, yok der, hiç bir yerde çalışamazsın..Ailenden sevdiklerinden, bazen çocuğundan, kocandan/karından binlerce kilometre uzağa gitmek zorunda kalırsın - ki zaten hak etmiş olduğun diplomayı zapt eden devletin elinden alabilesin..
Tamam bunları bilerek meslek seçiyorsunuz (hepsini bilemiyorsunuz tabi baştan ama olsun), ama bu kadar emek verip sonra hastaların böyle nefretini görmek insanı çok üzüyor..Mesela kızı intihar girişiminde bulunan babaya, kızını yatırmak zorunda olduğunuzu söyleyince ne demek efendim sen çocuğumu alıkoyamazsın der, imza atıp çıkarır. Sonra kızı kendini asar, gelip hesap sorar sana neden bıraktın diye..Yani ne yapsanız yaranamazsınız. Bugün nurturia'da kızı kazayla naftalin yutan bir annenin yazdıklarını okudum. Evet çok üzüldüm kızın ve annenin haline, hepimizin başına gelebilecek talihsiz bir olay, neyse ki kötü bitmemiş hikaye..Annenin çocuğunu çıkarmasına izin vermemiş doktor, polise de haber verilmiş. Efendim niye verilmiş, neden 24 saat çocuk orda tutulmuş..E kardeşim sen kaza yaşadın, ya bilerek çocuğunu zehirleyen, işkence eden anneler? O doktor bütün olasılıkları düşünmek zorunda, evine gönderek bir çocuğun ölüm fermanını imzalamış olabilir çünkü..Sonuçta herkesin başına gelebilecek bir olay da olsa illa kabahat aranacaksa maalesef annenin, ama nasıl oluyorsa orada 36 saat hasta bakan yorgunluktan canı çıkan ve o çocuğu eve gönderse iş yükü azalacak olan ama buna rağmen çocuğu orada müşahadede tutmaya çalışan doktor kötü oluyor..
Ben de dahil kimsenin hastaneye düşmesini istemem, çünkü hasta olmak zor bir şey ama bu zorluğun acısını zaten yorgun argın mutsuz olan doktorlardan çıkarmayın. Hastaların iyileşmesi, mutlu olması, bir teşekkürü gibi azıcık motivasyonumuz var onu da almayın elimizden..

29 Ocak 2012 Pazar





















Ben erken ölümleri kabullenemiyorum kardeşim. Yok, beceremiyorum senelerdir..Hep iyiler erken öldüğünden midir yoksa genç ölmekten deli gibi korktuğum için mi bilmiyorum..Belki her ikisi birden. Celal Abi'nin erken ama çok erken olan ölümünün beni gözyaşlarına boğduğu an'dan önceki an aklımda Celal Abi yoktu, hatta belki bir yıl olmuştur Celal Abi'nin hiç aklıma gelmediği..Ama aklıma geldiği zamanlarda hep mutlulukla anımsadığım bir insan olmuştur, mavi gözlerinin hep çakmak çakmak hayatla dolu oluşuydu sanırım o mutluluğu hatırama katan. O kadar hayatla dolu gözler nasıl yitirir yaşamı bir anda hayret ediyorum. Sanki mıymıntı, kaknem, kötümser, huysuz, yaşamdan elini eteğini çekmiş insanlar daha kolay ölürmüş gibi geliyor herhalde bana, ne saçma..Oysa iyiler erken ölüyor yahut iyilerin erken ölüşü daha çok yürek burktuğundan daha çok yer ediyor içimizde. Meslek yaşamını ezilenin, görülmemeye çalışılan, üstü kapatılan, işkence gören'in yanında geçirmiş, en kötü durumdakini iyi etmeye çalışarak bir ömür geçirmiş bir adam. Parlak mavi gözleri, elinden düşürmediği sigarası, kocaman cüssesi gibi kocaman kahkahası, öyle tatlı bir adam..O muhteşem kalbi sonu olmuş dediler, o kadar yük taşıyan yüreğin erken yorulması beklenen bir şey zaten..Güle güle git Celal Abi, bu dünyaya çoğumuzun 80 yıllık ömründe katamadığı kadar çok şeyi genç yaşında kattın gittin. Bizi mahsun bıraktın yalnız, bilesin..

25 Ocak 2012 Çarşamba

Penceremden bakınca tam karşımda ulu bir dağ. Üzerine serpilmiş karlar, ayaz rüzgarda savrulur..Öyle yüksek ki bulutları deler geçer. Ben ki evine kapanmış bir garip, penceremden bakar bakar iç çekerim, dağlara çıkamam, bulutlara uçamam, bari şu kar tanelerinden biri gelse de avcuma düşse diye..

21 Ocak 2012 Cumartesi

Yuvaya dönüş

Bu sefer epey uzamış verdiğim ara..Hamilelikte anne blogu yapmayacağım demiştim ama doğurduktan sonra ilk ay anne-bebek evrenine kendimi kaptırıp öyle bir şey yapmaya kalkıştım. 2.ayın sonunda anne-bebek evreninin, içinde eski ben'den bir şey katılmamış halinin çok sıkıcı olduğuna karar verip orayı bir kenara bıraktım ve yuvaya döndüm.
Çok maceralı bir ara olduğunu söylemeliyim. Hayatımdaki insanlar dışında herşey değişti bu arada. Emre Bursa'da özel bir hastanede iş buldu, ben doğum iznime ayrıldım ve Bursa'ya taşındık. 7,5 aylık hamileyken bir taşınma atlatmak epey zor oldu. Evi baştan kurduk gibi bir şey..Tabi bu kadar hareket sonrası 36. haftamın sabahı kontrole gittiğim hastaneye girişimin 40. dakikasında acil sezaryenle erken doğum yaptım. Allahtan bebek iyiydi, yoğun bakım, küvöz falan gerekmedi. Hastaneden yürüyerek çıktım. Oğlumun adını hamileliğin 10.haftasında gördüğüm bir rüyada Kerem Fikret koyuyordum, evet ne alaka, ne Kerem düşünüyordum ne Fikret ama koydum yine de..İsmiyle gelmiş derlermiş böyle olunca, hakikaten rüyada gördüğüm bebeğe inanılmaz benzeyen bir oğlum var. Ha bu arada erken doğum yaptığım gün 11.11.2011 oldu, hatta tam 11:11'de doğdu Kerem, kimse inanmıyor bir ara doğum kartının fotosunu koyayım buraya..Güzel tarih seçti yani, umarım hayatı boyunca hep güzel seçimler yapar..
Şimdilik böyle işte..

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Bebek

Uzuun zamandır boşladım blogu, abonesi olduklarımı da okumuyorum. Bu hamilelik mevzusu kafamı çok meşgul ettiğinden ve burayı anne-bebek bloguna çevirmek istemediğimden yazmıyorum galiba. Evet buraya hayattan ya da fanteziden bir şeyler yazmak gerekir ve bakıyorum daha önce yazdıklarıma, daha naif daha genç bir ben görüyorum, şimdiyse büyüdüğümü hissediyorum, daha çok ve ciddi bir sorumluluğun altına girmek üzere olduğumu. Büyüsem de büyümemiş hallerimi olduğu gibi görmek istediğimden burayı böylece bırakıyorum sanırım, bir şey yazmıyor oluşum bundan. Hamilelik, annelik kötü bir şey olduğundan değil yanlış anlaşılmasın, elbette yeni ve devasa bir şeyin getirdiği endişelerle baş etmek zorunda kalıyorsunuz ama yine de hayatımın en güzel şeyi şu yaşadıklarım, kendimi çok sağlıklı ve neşeli hissediyorum. Oğlum - evet bir oğlum olacak - karnımda hareket ettikçe, taklalar atıp kollarını salladıkça dünyalar benim oluyor, orada olduğunu bilmek çok güzel, benimle kurduğu bir çeşit haberleşme bu, birbirimizi görene kadar, ve tabii bilimsel olarak gelişen nöronları ve kas hücreleri dünyaya merhaba diyor. Ben onunla pek konuşmuyorum aslında, belki de konuşmalıyım bilemiyorum, gerçi zaten her konuştuğumu duyuyor, sesime aşina olmalı, yediğim yemeklerin tadını da alabiliyor bu haftalardan itibaren yani annesinin sarımsak, soğan ve zeytinyağlı sevdiğini biliyor olmalı. 2 haftalık tatilimin sonlarında düşüp bileğimi burktum, blogu okuyanlar her sene bir yerimi sakatladığımı zaten biliyordur ama bu seneki çok zor geldi. Ne ilaç alabiliyorsunuz ne film çektirebiliyorsunuz, üstelik bir ameliyat falan söz konusu olursa bebeğe bir şey olabileceği gibi endişeler üzerinize çöküyor. Günlerdir beni tepen oğlan ağrılı geçen 3 günümde neredeyse hiç hareket etmedi, gece yattığımda hissettiğim bir iki el kol sallama dışında orada pustu kaldı, o yüzden benim hissettiklerimi hissettiğini de biliyorum.
İşte böyle efendim, kafamda ve karnımda bir erkek bebekle geçiriyorum günlerimi. Arada eserse yazarım yine ama büyük ihtimalle uzun süre pek bir şey yazmayacağım, tabii hamilelik duygusal gel-gitlerle dolu olduğundan yarın deliler gibi yazmaya başlama ihtimalim de yok değil. Anne-bebek blogu yazasım yok, pek okuyasım da olmuyor zaten ama doğum için gerekli eşyaların falan listelendiği bloglara arada bakıyorum, çünkü açıkcası bu işlerden hiç anlamam. Ama düşünüyorum da kim anlıyor, bu işin profesyoneli olur mu, ilk bebeğini doğuran herkes benim kadar naif ve bilgisizdir büyük olasılıkla ve herkes de çocuğunu besleyip büyütebildiğine göre ben de yapabilirim gibi geliyor. Şimdilik bu kadar, okuyan herkese sevgiler..

Not: İsim öneriniz falan olursa yazın, isim bulmak hakikaten zor iş.

8 Mayıs 2011 Pazar

Gebelik yan etkileri:
1- Bulantı
2- Halsizlik
3- Sık idrara çıkma
4- Blogu boşlama

18 Ocak 2011 Salı

Tebessüm













Dünyadaki hiç bir şeye değişmeyeceğim tek şey bu tebessüm.