25 Nisan 2010 Pazar

'Anne bu dağlar Allah mı?' diyen kızla, Lilliput'u arayan oğlanın hikayesi, ayrı ama benzer. Hayata başlama öyküleri bambaşka olsa da ayrı ama benzer yollarda yürüyen iki çocuk. Bir süreliğine de olsa iyi ve güzel olmak zorunda kalanlardandılar belki, oysa ayrı ama benzer yollarla 'hayır' diyebildiler kendilerini tortop edip bir kaba sığdırmaya çalışanlara. İyilik güzel, güzellik zarif ama sevilmenin koşulu olduğunda iyilik çirkin ve güzellik kabaydı. Kendiliğindenlik en güzel ve zarif olandı. Sokaktaki kediye süt vermek kendiliğinden olduğunda süt daha bir tatlıydı, sokaktaki adama para vermek kendiliğinden olduğunda para daha bereketliydi, herşeyin kendiliğinden olanı, içten olanı, samimi olanı kendisiyle beşin çarpımı ederdi, bazense onbeşin. Dağların Allah olmadığını, Lilliput'un 2 sokak ötede olmadığını öğrendiklerinde yaşadıkları kırılmanın peşpeşe gelecek bir çok darbenin başı olduğunu nerden bilsinlerdi ki. İnsanların acımasız, koşulların zorlayıcı, yaşamın hayatkırıklıklarıyla dolu olduğunu 3-4 yaşlarında bilsek önümüze konanı yemez kendimizi ölüme mahkum etmez miydik?
Hep bir umut, ve o umudun peşinde ayrı ama benzer yollar üzerinden koşan iki çocuk. Belki daha önce de kesişti yolları, eski bir şehrin kırık dökük kaldırımlarında yürürken biri diğerinin yanından gülümseyerek geçti belki, diğeriyse onun rüzgara karışan kokusunu içine çekti. O gülümsemeyle o koku belki içlerine yer etti, yavaş yavaş büyüdü onlar büyürken, kimbilir..
Hayat hayalkırıklıkları ve zaferlerle ilerlerken, yollar uzadı, ayrı ama benzer yollar. Ayrı ama benzer nedenlerle yollar yürünmez, umut görülmez geldi onlara ama vazgeçmediler. Belki o gülümseme ve o koku içlerinde büyüdüğünden..Hayat inatçı bir sarmaşık gibi büyüdü içlerinde, umut yine kök saldı, ayrık otu gibi, içinden birini söktükçe onu birden boy veren. Akşam sefaları çiçeklendi, solarken tohumlarını hayatla ve aşkla sulanan toprağa bıraktı, her baharda yeni çiçekler açtı, yeni çiçekler başka çiçekleri açtırdı. Çiçek özgürlük demekti, bedeli ağır olan özgürlüğü kokusuyla çağrıştıran çiçek. Özgürlük aşk demekti. Özgürlük aşk getirdi. Gülümseme kokuya kavuştu, kız oğlana kavuştu, tenler birbirine karıştı, çiçekler, ağaçlar, çimenler ve gökyüzü. Her taraf umuttu artık, özgürlüktü, çiçekti. Ağaçlar köklerini toprağa saldı, kökler birbirine karışarak üç mahalle öteye uzandı. Şehir o köklerin üstünde daha güzeldi, gökyüzü daha maviydi, deniz daha serindi, dalga daha oyuncu, çimen daha yeşildi. Herşey masal gibi güzeldi. Ama hayat dalga gibi oyuncuydu, aynılığa, durağanlığa kendi sebepleriyle izin vermezdi ve o sebepler fanilerce bilinemezdi. Oğlanı aldı savurdu, kızı yerine oturttu. Umut ve çiçeklerin sulanmadıkça, çabalanmadıkça solacağını hatırlatmak için belki. Alınacak binlerce ders vardı. Görülecek rüyalar, çekilecek hasretler. Kız bir rüya gördü: kocaman bir ev, beyaz giyinmiş kızlar ve uzun bir sofra, herkesin buyur edildiği, ve kendisine fısıldanan bir sözcük. Rüya çiçeklerin suyuydu, güneşiydi. Oğlan bir rüya gördü: yaşananlar, geçmişte anlaşılamayanlar ama artık anlananlar ve kendisine fısıldanan bir sözcük. Rüya özgürlüğün adıydı, anlamıydı. Gün geldi devran döndü, aktı seller kaldı pullar, esti yeller, yağdı karlar, geldi bahar, açtı güller, kavuştular. Yolları ayrı ama benzer, binlerce yılda binlerce kez kesişen o yollar birleşti. Yollar ikisinin içine aktı, hayat yüreklerinde büyüdü, ağaçlar, çiçekler, çimenler ve gökyüzü..

0 yorum: