
Psikiyatrist olmaya ilk niyetlendiğim zamanlarda Freud'dur Jung'dur Mahler'dir delice bir merakla okurdum. O zamanlar okumam gereken şeyler geometri, fizik falandı ama hayatımın tümünde olduğu gibi okumamın gerekli olmadıklarını okurdum. Sonra ihtisasa başlayınca yine keyif alarak ama eskisi gibi olmayan okuma seanslarım oldu. Freud okumam gerekiyordu - gerçi ihtisasta kimse Freud oku demezdi bana - ama ben fizik okumak ister olmuştum. Psikiyatri ihtisası okumanın - eğer işi doğru düzgün yapmak isteniyorsa - gerekli olduğu bir zamandı. O yüzden de hiç okuyasım gelmiyordu. İhtisasın son senesi zaten tez sınav falan fıstık derken iyice bir okuma çilesine dönüşmüştü. Okumayı iyice rafa kaldırmıştım. Nasıl yaptım böyle bir şeyi diye durup durup hayıflanıyordum aslında. 13-14 yaşlarında geceleri uyumayıp 2-3 roman bitiren, hava kuvvetleri kütüphanesindeki binlerce kitabı bir iki senede yalayıp yutan bendeniz, tam da adam olmam gereken yaşlarda bi bok okuyamıyordum. Sonra hayıflanmayı da bıraktım, hatta Emre'nin çalışma odasındaki okuma seanslarıyla dalga geçer oldum. Evi taşıdık, kitaplığı yeniden yerleştiriyordum ve kitaplar bana yabancı geliyordu. Televizyonda polisiye dizi izleyip çiğdem çitleyen bir kadın olma yolunda hızla ilerliyordum ki herşey değişti. Bir gün evde arkadaşlarla otururken kitap muhabbeti başladı, Volkan Puslu Kıtalar Atlası'ndan söz ediyordu. Bir ara çok popüler olduğu ve herkesin 'aayy puslu kıtaları okumadın mı?' dediği günlerde sırf okumadım demek için okumadığım kitaplardan biri. Ergenlik işte, herkesin okuduğunu okumama kimsenin okumadığını okuma günleri. Wittgenstein oku İhsan Oktay Anar okuma, tuhaf tuhaf huyların yaşlarıydı onlar. Neyse efenim ergenlikten kurtulduğuma göre artık kitabı okuyabilirdim, hemen elime alıp okumaya başladım, bir günde de bitirdim. Sonra da iyi ki ergenken okumamışım dedim, çünkü insanın otuz yaşında da şaşırmaya ihtiyacı vardır, hatta otuz yaşında şaşırmaya daha çok ihtiyacı vardır. Küçükken kitap okuduğumda dissosiye olurdum, gerçeklikten kopar kitapta olanın içine cup diye dalıverirdim. Kırmızı ve Siyah'ta Julien Sorel'in o çalkantılı kişiliğine aşık olur ya da Anna Karenina'yla birlikte üzülüp ağlardım. Arzulu kitap okuma seanslarıma çok ara verdiğimden midir nedir yeniden o hislere kapıldım Puslu Kıtalar Atlası'nı okurken. Zaten onu bitirir bitirmez başka bir kitaba, 2 günde onu bitirip bir diğerine derken son iki ayda 7-8 kitap okuyuverdim. İnsan okudukça okumadığı zamanlarda salaklaştığını fark ediyor, kitap okumak gerçekten de insana daha akıllı hissettiren bir şey. O yüzden de oku!
Not: Bu arada D.M Thomas'ın White Hotel isimli kitabı zamanında Ayrıntı Yayınları tarafından zamanında Türkçeleştirilmiş ama şimdi bulamıyorum. Çok iyi bir kitap iyi bir çeviriyse Türkçesi de tadından yenmez gibi. Elinde olan varsa elime mum diksin, satın almak niyetindeyim.



3 yorum:
Vedat Türkali'nin "Mavi Karanlık" kitabı da keyifle okunan, yıllar sonra bile alınan tadı unutulmayan bir kitap!
Yine koptuk blog dünyasından! Yaşıyoruz değil mi?
kimler mutfakta kimler nerde
Yorum Gönder